Soy ağacı (seçere) üstüne harika bir yazı!
Fyi
Kaynak: http://www.msxlabs.org/forum/satirlarla-turkiye/24805-soyagaci-ve-secere.html
Soyağacı (Şecere) nasıl hazırlanır?
Birkaç sene evvel tanınmış bir halkla ilişkiler uzmanının
konferansını dinlemiştim. Hatırladığım kadarıyla, yeni çağda globalleşme ile
beraber, ferdiyetçiliğin ön plana çıkacağını, bir zaman sonra insanların soyuna
alâka duyacağını söyleyerek, "Herkes şimdiden soyuyla alakalı bilgileri
toplasa iyi olur!" demişti. Gerçekten son zamanlarda soyuna alâka duyan,
bu hususta araştırmalar yapmak isteyenlerin sayısında artış müşahade ediliyor.
Ekonomik bakımdan rahatladıkça, insanlar böyle romantik sahalara yönelmeye
fırsat buluyorlar. Öteden beri ilm-i neseb ile, yani genealojiyle uğraşan
birisi olarak bana da bu hususta çok danışan oluyor. Bu sebeple bildiklerimi
yol göstermek bakımından arzetmek iyi olur diye düşündüm.
Öteden beri Avrupa'da, hatta bu gibi hususların çok önemsenmediği
düşünülen Amerika'da insanlar soylarına alâka duyuyorlar. Dedelerinin nereden geldiğini,
geçmiş kuşakların hususiyetlerini merak ediyorlar. Bu hususta internette
siteden geçilmiyor. Bugün bile Almanya'da adım başı soylu insana rastlanıyor.
Bunlar terbiyeleri, nezaketleri, kültürleri ile, herkeste gizli bir hürmet
uyandırıyor. Fransa gibi memleketlerde ise soylulara eksantrik insanlar
muamelesi yapılıyor. Onun için buralarda -bilhassa Rus asıllı- pek çok sahte
asil yaşar; etrafının merak ve ilgi odağı olmayı fırsat bilir; esasen çoğu da
bundan öte bir menfeat görmeden yaşar giderler.
Maalesef neseb bilgisine en uzak milletlerden birisi de biziz.
Ellerinde şeceresi olan aile yok denecek kadar azdır. Bunun bence iki sebebi
var. Birincisi Türk-İslâm kültüründe neseb üstünlüğünden ziyade ahlâk
üstünlüğüne kıymet verilmesidir. İkinci sebep de ata ve dedelerimizin yaşadığı
harp, işgal, hastalık, göç gibi felaketlerin böyle lükslere imkân bırakmamış
olmasıdır. Böyle bilgiler nesiller arasında kültür aktarılmasıyla intikal eder.
Dedeler, nineler gündelik işlerden artık ellerini çekip köşeye oturduklarında
torunlarına kendi dede ve ninelerinden işittiklerini anlatacaklardır. Bizde
genç nüfusu tüketen harbler sebebiyle nesiller bundan mahrum kalmıştır. Şarkta
yazılı vesika geleneği de zayıftır. Resmî yönü olmadıkça aile ile ilgili
bilgiler yazıya geçirilmiş değildir. Hele hâtıralarını yazan, yok denecek kadar
azdır. Dünyaya nizam vermiş koca padişahlar bile hayatlarını kayda değer
görmemişlerdir. Eskiler tevazuda o derecede idiler ki, kendilerini ve
ailelerini anlatılacak, hele yazılacak kıymette hiçbir zaman görmemişlerdir. Ne
yapalım, hâtırat yazmak ve şecere çıkarmak âdeti bize yakında biraz Batı'dan
geldi.
Şimdi birisi kalksa da soyunu araştırsa, muhtemeldir ki çok kimse
ona bunun faydasızlığı yönünde ikazlarda bulunacaktır. Halbuki hiçbir faydası
olmasa, zamanını değerlendirmek, okuma zevki ve araştırıcı vasıfları kazanmak,
ayrıca sosyalitenin artması ve akrabalarla yakın münasebetler kurmak gibi pek
çok pratik fayda elde edilebilir. Bunun için meraklısına vakit çok geçmeden
eldeki imkânları kullanarak kendi aileleriyle alâkalı araştırma yapmalarını
tavsiye edecek; şecerelerini çıkarabilmeleri için bilebildiğim bazı yollar
göstermeye çalışacağım.
Şecere çıkarmak isteyen kimsenin ilk yapacağı iş, bir an evvel
ailesinde yaşayan ihtiyarları konuşturmalı; bunların anlattıklarını teyp,
kamera ve yazı ile tesbit etmelidir. Bunda gevşek davrananlar, ihtiyarların
birer birer göçüşüyle pişman olurlar. İhtiyarların bazıları çok berrak
hâfızalıdır, zeki ve uyanıktırlar. Bunların vereceği bilgi de çok
aydınlatıcıdır. Ancak bu vasıfları taşımayanlar, zaten fazla bir şey bilmez ve
sırf ihtiyar diye verdikleri bilgilere güvenmek de insanı yanlış neticelere
götürür. Yakın zamanda yaşanan harp, muhacirlik gibi felaketler sebebiyle bir
nesil baba ve dedelerini görememiş; bu sebeple kuşaklar arasında kültür ve
bilgi aktarılması çok noksan kalmıştır. Bazı ihtiyarlar, çevresinde,
"şecereci" olarak tanınır. Çocukluklarında kendi aile büyüklerine
yetişmişler; bunların anlattıklarına kulak misafiri olmuş ve hayat boyu
kafalarını da fazla yormadıkları için işittiklerini hâfızalarında tutmuşlardır.
Tanıdığım böyle çok kimse vardı. Bunlardan birisi, çocukluğunda, çocukların
büyüklerin yanına pek sokulmadığı zamanlar olmasına rağmen, mangalda kahve pişirme
vesilesiyle, baba ve dedesinin, misafirlerine anlattıklarını dinlemiş ve bütün
teferruatıyla hatırında tutmuştu. Böyle kimselerin verdikleri bilgiler ele
geçmez birer hazinedir. Eskiden erkekler, çocuklarla ciddi konularda fazla
konuşmazlardı; hatta hiç konuşmazlardı. Ancak kadınlar daha konuşkan ve meraklı
oldukları için, yaşlı kadınlarda yakası açılmadık çok kıymetli bilgiler vardır.
İhtiyarların verdikleri bilgileri başkalarına da sorarak teyid
etmedikçe hemen doğru kabul etmemelidir. Ancak soracak başka kimse yoksa o
bilgiyi aldığı ihtiyarı bir başka zaman yine konuşturarak o bilgiyi aynı
şekilde anlatıp anlatmadığına bakmalıdır. Aynı şekilde anlatırsa, mesele
yoktur. Anlattığının doğru olması kuvvetle muhtemeldir. Tenâkuz (çelişki)
varsa, anlatılanlara ihtiyatla yaklaşmalı, ancak aslâ ihmal etmemelidir.
İhtiyarların çoğu zaman hissî davranıp, hâdiseleri ve kişileri istedikleri gibi
anlattıkları mâlumdur. Şahsî ve tarihî düşmanlıklar, bunların verdikleri
bilgilere çok tesir eder. Bunlara karşı da uyanık olmak lâzımdır.
İhtiyarların kullandıkları tarihlendirme usulünü de iyi bilmek
gerekir. Onlar tarihleri hep o zaman vukua gelmiş meşhur hadiselere göre
verirler: Seferberlikten (1914) bir yıl önce doğmuşum. Muhacirlikte (1916) iki
yaşındaymışım. Yemen askerleri giderken (1905) ölmüş. Yunanlılar giderken
(1922) doğmuş. Tifo salgınından iki yıl sonra evlenmiş. Filanca öldürüldüğünde
oturuyormuş (yani altı aylıkmış). Felan evlendiğinde, filan kırk günün ölmüşü
idi! gibi. Verilen hâdiselerden tarihleri çıkarmak gerekmektedir. Bunun için de
hem tarih bilgisinin, hem de sosyal mâlumâtın gelişmiş olması lâzımdır. Meselâ
Anadolu'da "Babası öldüğünde danaları otlatıyormuş" sözünden o
kimsenin altı-yedi yaşında olduğu anlaşılır. Çünki ancak bu yaştaki bir çocuk dana
otlatabilir. Akranlıklar, yaşları tesbitte çok yardımcı olur. Felan filanla
yaşıt dendi mi, o birisinin doğum tarihi tesbit edilmişse diğerini tesbit
kolaydır. Ancak arada bir yıl oynayabilir. Çünki sözgelişi bir yılın ekim
ayında doğan ile ertesi sene nisan ayında doğan halk arasında yaşıt kabul
edilir ama, aslında farklı yıllarda doğmuşlardır. Halkın akran dediğine de çok
itibar etmemelidir. Çünki bazen bir çocuk iri ve gösterişlidir, kendinden
büyüklerle arkadaşlık eder; bunları beraber görenler akran zannedebilir,
halbuki aralarında iki-üç yaş olabilir.
Bir de ihtiyarlar ya kendi yaşlarını çok büyültür, başkalarını
küçültür; veya tam aksini yaparlar. Ekseriya birincisi erkek, ikincisi
kadınlara mahsustur. Bunlara mühim hâdiselerde kaç yaşında olduğunu sorarak
gerçek yaşlarını öğrenmek mümkün olabilir. Mesela "Seferberlikte kaç
yaşındaydın?" diye sorulur. Seferberlik 1914 senesindedir. Memur çocukları
umumiyetle nüfus sicilline doğru yazılmışlardır. Bir de enteresandır,
cumhuriyetin ilk yıllarında ailesinin beşinci çocuğu olanlar günü gününe
yazılıdır. Çünki 1950'ye kadar yol vergisi vardı. Herkes o zaman için mühim bir
meblağ tutan altı-yedi liralık bu vergiyi vermek, aksi takdirde her sene onbeş
gün yol yapımında amelelik yapmak mecburiyetindeydi. Ancak nüfusu arttırma
tedbirleri cümlesinden olarak beş çocuğu olanlar yol vergisinden muaf oluyordu.
Bu mükellefiyetten düşmek için babalar beşinci çocuklarını hemen nüfus
sicilline yazdırırlardı. Yoksa çocuklarını doğar doğmaz nüfusa yazdırmak
kimsenin âdeti değildi. Çoğu zaman erkek çocukları -o da köylerinde varsa-
mektebe giderken; kız çocukları ise izinnâme çıkarılırken, yani evlenirken,
hatta evlenip doğan çocukları mektebe kaydolurken nüfusa yazılırdı.
İhtiyarlardan bilgi alırken aylar hususunda da dikkatli
olmalıdır. Anadolu'da, Aralık karakış, ocak zemheridir. Şubat gücük, nisan
avril, mayıs veya haziran kiraz ayı, temmuz orak ayı, ağustos harman ayı, ekim
avare ayı, kasım koç ayıdır. Bir de rumî takvime göre aylar bugünkinden 13 gün
sonra başlar. Rumî takvime göre 13 Mart, bugün kullanılan Gregoryen takviminin
1 Mart gününe tekâbül eder. Eski martın dokuzunda kocakarı soğukları
(berdelacûz), eski nisanın beşinde öküz soğukları (sitte-i sevr) başlar.
Hıdırellez yeni mayısın altısındadır. Her yerin iklim ve ziraat hususiyetlerine
göre ayların ismi ve başlangıcı değişir. Tütüne göre, fındığa göre, incire
göre, pancara göre aylar tayin edilir. Yaylaya gidiş, yayladan geliş, bağ
bozumu hep mühim tarihlerdir. Tarihleri tesbit ederken, bu gibi tabiî hâdiseler
hakkında da mahallerine göre bilgi sahibi bulunmak gerekir.
Şecere araştırması yapacak kimsenin daha sonra yapacağı iş, nüfus
kaydının bulunduğu kazânın nüfus müdürlüğüne giderek nüfus sicillerini tetkik
etmektir. Maalesef bunlar çok da eski değildir ve Avrupa'daki kilise
kayıtlarına benzer kayıtlar bizde tutulmamıştır. Hıristiyanlıkta vaftiz dine
girişin ön şartı olduğundan, kiliselerde vaftiz kayıtları muntazaman tutulurdu.
Ayrıca asalet Avrupa'da sosyal statü sembolü olduğu için, aile kayıtlarının
tutulmasına çok ehemmiyet verilmiştir. Bu sebeple Batı dünyası nüfus kayıtları
bakımından Doğu'dan çok iyi durumdadır.
Türkiye'de elde bulunan ilk nüfus sicilleri 1250/1834 ve
1255/1839 tarihlidir. Sultan II. Mahmud zamanında başlanan nüfus sayımı
sonrasında tutulan bu defterlerde (askerî maksadlarla yapıldığı için) sadece
erkek nüfus ve yaşları ile beraber tımarla alâkalarının olup olmadığı
yazılmıştır. Her köy hânelere ayrılmış; her hânede bulunan erkek nüfus
kaydedilmiştir. 1839 yılında başlayan ikinci sayım, uzak vilâyetlerde, meselâ
Erzurum'da ancak 1844 yılında tamamlanabilmiştir. Bu sayımın defterleri
İstanbul'da Başbakanlık Arşivi'ndedir. Çoğu tasnif edilmemiş bu defterler,
millî güvenlik endişesiyle olsa gerek, incelemeye açık değildir.
İkinci nüfus tahriri Sultan Hamid zamanına aittir ve 1303/1887
tarihlidir. Bu tahrire ait defterlerde kadın nüfus da yazılıdır. Her köy
haneleriyle beraber tahrir edilmiştir. Her hâneye bir numara verilmiştir. Bu
hânenin reisi olan erkek lakabı ve babasının adıyla kaydedilmiştir. Sonra o
hane reisinin varsa erkek ve kız kardeşleri, yeğenleri ve amcazadeleri
yazılmış; sonra varsa annesi ve ceddesi (büyükannesi) yazılmış; bilahare de bu
tarihten sonra dünyaya gelenler kaydedilmiştir. Herkesin doğum tarihi vardır;
ancak çoğunun ölüm tarihi kaydedilmemiştir. Erkeklerin askerlik vaziyeti
ehemmiyetle işlenmiş; askere duhulleri, ihraçları, varsa sakatlıkları, bedel-i
nakdi verip vermedikleri, rediflikleri hep kayıtlıdır. Ayrıca beratlı cami
imam-hatibliği gibi vazifeler de kaydedilmiştir. (Eskiden camilerde ancak
İstanbul'dan izinli olan imamlar Cuma kıldırıp hutbe okuyabilirlerdi.
Böylelerinin adlarının yanında bâ-berat-ı âlî ... camii imam ve hatîbi
yazmaktadır). Kızlardan tahrirden sonra (1303/1887) evlenenlerin, evlendikleri
mahalle veya köy ile sicildeki hane numaraları gösterilmektedir. Gayrımüslimler
için aynı usulde ayrı defterler tutulmuştur. Şecere araştırmacısı bu
defterlerden 1887 yılında hayatta bulunan dedesinin babasını öğrenebilir. Bu
defterler sonradan umumiyetle Ankara'da bulunan nüfus arşivlerine
gönderilmiştir. Çoğu kayıp, yanmış, yıpranmış haldedir ve tetkiki hemen hemen
mümkün değildir. Tek tük böyle defterlerin Ankara'ya gönderilmeyip,
mahallerinde kalmış olanları da vardır. Bu takdirde yanına iyi Osmanlıca
okuyabilen bir kimseyi alıp; nüfus müdürüne rica ederek, hatta çoğu zaman
birinin tavassutuyla nüfus müdürlüğü arşivinden bu defterleri bulup tetkik
etmek gerekir. Devlet, bir takım siyasî sebeplerle, bu sicilleri de
araştırmacılara açmamaktadır.
Üçüncü sayım 1321/1905 tarihlidir ve çoğu kazâlarda bunlar yeni
yazıya çevrilerek bugünki sicillerin esasını teşkil etmektedir. Bu defterler
1303/1887 tarihli olanlardan daha etraflı ve temizdir. Bunlardan da 1905
tarihinde yaşayan dedenin babasının adı öğrenilebilir.
1905 tarihli sicilleri elde bulunmayan kazâlar vardır. Bazı
yerlerde Birinci Cihan Harbinde veya Yunan Harbinde nüfus dairelerinde çıkan
yangınlar sebebiyle 1905 tahririne ait nüfus sicil defterleri harab olmuştur.
Veya başka sebeplerle bu defterlerin bir kısmı kaybolmuştur. Bunun üzerine 1925
yıllarında yapılan şifahî tahrir esas alınarak nüfus sicil defterleri
hazırlanmıştır. Bu takdirde araştırmacı ancak bu tarihte hayatta olan dedesinin
babasını ve aile isimlerini öğrenebilecektir. Ancak bu sicillerde erkeklerin
doğum tarihleri birkaç yıl küçük yazılmıştır; hatta sekiz yıla kadar küçük
yazılanlar vardır. Bunun sebebini harplerin çok olduğu bir nesil için izah
kolay: Askere geç gitsin; o zamana kadar hem evlenip çocuğu olsun; hem çalışıp
aileye bir faydası olsun; hem de gücü kuvveti yerine gelsin ki askerlik
meşakkatlerini göğüsleyebilsin. Bunun için bilhassa 1925 tahririnde erkeklerin
doğum tarihlerine çok itibar etmemelidir. Kızlarda böyle bir problem olmadığı
ve esasen nüfus sicilline evlenirken yazıldıkları için onların doğum tarihleri
umumiyetle doğrudur.
Nüfus sicillerinin tamamı 1978 yılında latin harflerine
çevrilmiştir ve bu esnada da bazı yanlış okumalar olmuştur. Bilhassa mahallî
isimleri, yabancı nüfus memurları farklı okumuş ve yazmışlardır.
Eğer yakın bir tarihte nüfus kayıtları başka bir şehre
aldırılmışsa, bu takdirde önceki nüfus sicillerinin de tetkiki gerekecektir.
Kafkas ve Rumeli muhacirleri bu bakımdan daha az şanslıdır. Hele 1924 yılında
mübadele ile gelen muhacirler, ancak 1924 tarihinde yaşayan en yaşlı atalarının
babasını öğrenebileceklerdir. Maamafih yurt dışında kalan nüfus sicillerine
ulaşmak da artık çok zor değildir. Bunlar bizdekilerden çok daha muntazam bir
şekilde muhafaza edilmektedir.
Nüfus sicillerinde o aileden kaç hane varsa umumiyetle peş peşe
ayrı ayrı gösterilir. Ancak her aile kütüğünün başında o ailenin kütüğe kayıtlı
ilk mensubunun isminin üzerinde ailenin lakabı da kaydedilir. Bu lakaptan
farklı sıralardaki haneler arasındaki akrabalık tesbit edilebilir. Bu aile
reislerinden birinin aile reisi diğerinin kardeşi, amcazadesi veya daha uzak
bir akrabası olabileceği gibi, oğlu da olabilir. Çünki bazen babalar, eski Türk
geleneklerine uygun biçimde, en büyük oğullarını mal verip ayırmakta, yani ayrı
ev açmaktadır. Bu takdirde bu oğul ayrı bir hane teşkil eder. bu aynı ailenin
farklı hanelerinin akrabalık derecesini tesbit her zaman kolay olmayabilir. Bu
takdirde aile içinde yaygın bilgilerden ve aile büyüklerinin beyanlarına
başvurulur. Bu da bir netice vermezse hane reisleri arasındaki akrabalık
derecesini tesbitte bazı ipuçlarından istifade edilir. Mesela, bir hane
reisinin adı Ahmed, babasının adı da Hüseyn olsun. Aynı aileden bir başka hane
reisinin adı da Yahya, babasının adı da yine Hüseyn olsun. Bu ikisinin kardeş
oldukları ve babalarının adının da Hüseyn olduğu tahmin edilebilir. Yine mesela
aynı aileden farklı hane reislerinin oğullarının adı aynı ise bunların da
kardeş olduğu söylenebilir. Çünki insanlar oğullarına umumiyetle babalarının
adını koymayı tercih ederler. Aynı aileden bir hane reisinin adı Cemal, baba
adı Cafer olsun. Bir başka hane reisinin adı Cemal, baba adı da Halil olsun.
Aynı aile ismini taşıyan bu Cafer ile Halil'in kardeş ve babalarının adının da
Cemal olduğu tahmin edilebilir. Yine mesela aynı aileden bir hane reisinin adı
Ebubekir, diğerinin adı Ömer, bir diğerinin adı Osman, bir diğerinin adı da Ali
ise bunların kardeş olduğu tahmin edilebilir. Çünki halk arasında kardeşlere
dört halifenin ismini bir arada koymak adettir. Ya da Hasan ile Hüseyn adını
taşıyan iki hane reisinin kardeş olduğu söylenebilir. Çünki Anadolu'da bu iki
ismi iki erkek kardeşe koymak adettir. Şu kadar ki bunlar birer tahminden
ibarettir, ancak bu tahmid de, eldeki kısıtlı imkânlardan birisidir.
Nüfus sicillerinde eski tarihler rûmî/mâlî takvime göredir.
1341/1925 tarihinden itibaren yeni takvim kullanılmıştır. Eski yıla 584
eklenirse yeni yıl bulunur. Mesela, 1330 yılına 584 eklenirse 1914 çıkar. Ancak
eski yıl mart ayında başlardı, yani mart birinci aydı. Mesela, 1330 yılı 1914
yılının Mart ayıyla başlar. 1914 yılının şubat ayı da 1329 yılının son ayıdır.
Ayrıca rûmî yıl, milâdî yıldan 13 gün sonra gelir. Bu, yirminci asır
itibariyledir. Ondokuzuncu asır için 12, onsekizinci asır için 11 günlük,
onyedinci asır için 10 günlük fark vardır. 1917 yılına tekâbül eden 1332
yılının şubat ayında bu 13 günlük fark kaldırıldı ve yine 1917 yılına tekâbül
eden 1333 yılı ocak ayından başladı. 1945 yılından evvel ekim ayına teşrinevvel
veya birinci teşrin, kasım ayına teşrinsani veya ikinci teşrin, aralık ayına
kânunevvel veya birinci kânun, ocak ayına da kânunsani veya ikinci kânun
denirdi. Bu mevzuda Faik Reşit Unat'ın Türk Tarih Kurumu yayını olan Hicrî
Tarihleri Milâdî Tarihe Çevirme Kılavuzu faydalıdır.
1089/1678 senesinden itibaren sadece malî hususlarda mâlî sene
adıyla rûmî takvim (julien takvimi) kabul edilmiş; ancak yıllar yine hicret
esasına göre hesab edilmiştir. 1205/1790 ve 1256/1840 tarihlerinden itibaren
malî senenin kullanılma sahası genişletilerek bütün resmî evraklarda bu takvim
kullanılmaya başlanılmış; hicrî takvim de bunun yanısıra kullanılmaya devam
etmiştir. 33 senede bir yıl siviş yılı sayılarak atlanmış, böylece her iki
takvimde de yıllar aynı olmuştur. 1287/1870 yılında bu yapılmamış, böylece iki
takvim arasında yıl farkı doğmuş ve giderek artmıştır.
Soyunda devlette vazife almış kimseler varsa, bunların isim ve
biyografisine ışık tutacak bilgiler, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde bulunur. Son
yıllarda devlet memurluğu yapmış olanların isim ve kısa hal tercmeleri Sicill-i
Ahvâl Defterleri'nde bulunabilir. Soyunda tımarlı sipahi bulunanlar, bu
dedeleriyle alakalı kısıtlı bilgiye Başbakanlık Arşivi'ndeki tımar kayıtları ve
ruznamçelerde ulaşabilirler. Şunu da eklemek gerekir ki, bu defterler 2000'den
fazladır ve istifadesi fevkalâde zordur. Anadolu köylerinin kayıtları tapu
tahrir defterleri, avârız defterleri, temettüat defterleri ve kefâlet
defterlerinde bulunabilir. Bunlarda ise yalnızca mülke tasarruf eden şahsın
ismi bulunur. Soyisim zaten yoktur; lâkap ise zikredilmez; nâdiren baba adı
geçer. Anadolu ve Rumeli topraklarının çoğu devlete ait (mîrî) toprak
olduğundan ve sürekli yer değiştirme ve göçler sebebiyle bunlardan muntazam
aile kaydını takip etmek zor, hatta imkânsız gibidir. Başbakanlık Osmanlı
Arşivi'nde çalışabilmek için yazılı müracaat ederek önceden izin almak gerekir.
İnternetten de üye olunarak kataloglara ulaşmak mümkündür. Nihayet bulunan
vesikalardan bir şey çıkarabilmek için Osmanlıca el yazılarını okuyabilmek
gerekir.
Tanzimat devrinden sonra çıkarılan tapu nizamnâmesi ile 1864'den
itibaren modern mânâda muntazam tapu defterleri tutulmaya başlanmıştır. Bu tapu
defterleri umumiyetle mezkûr şehir veya kazânın tapu dairesi arşivindedir. Köy
ve mahallelerin ayrı ayrı defteri yoktur. Arazi ve emlâk üzerinde yapılan bütün
muameleler, tarih sırasına göre aynı defterde kayıtlıdır. Bunun fihristinden
alâkalı mülk veya arâzi bulunarak buradaki bilgilere ulaşılabilir. Şu kadar ki
bu kayıtlarda daha ziyade mülk veya arâzinin tafsilatı verilir. Mâliki veya
muameleyi yapanlar hakkında fazla bilgi bulunmaz. Ancak baba ismi veya
muamelenin yapıldığı tarih bir ipucu verebilir.
Tanzimat'tan (1839) sonra mecburî askerlik başlamış ve askerlik
şubeleri kurulmuştur. Bu şubelerden kayıtları da yol gösterici olabilir.
Maamafih bu arşivler de her yerde iyi durumda değildir. Ülkemizde bugün
arşivcilik şuuru maalesef zayıftır. Mahallî şubelerdeki arşivler, mensupları
askerlik çağını geçirdikçe Ankara'ya gönderilmiştir. Bunlar millî savunma
arşivinde muhafaza edilmektedir.
Aile ferdlerinden vakıf kuranlar varsa, vakıf sicilleri de
ehemmiyet taşır. Aynı zamanda mahallî mahkeme sicillerinden -nâdiren de olsa-
aile tarihi ile alâkalı bilgi elde edilebilir. Bu siciller Ankara'daki Millî
Kütüphane'de; İstanbul sicilleri ise İstanbul Müftülüğü'ndedir.
Şecere ve aile tarihi hazırlanmasında, ailenin hususî arşivi de
çok mühimdir. Aile arşivini, ailenin atalarıyla alâkalı fermanlar, tapular,
mektuplar, hâtırat ve günlükler, resmî veya gayrıresmî evrak, senedler vs.
teşkil eder. Vaktiyle yangınların vak'a-yı âdiyeden olduğu zamanlarda, her
ailenin bir yangın kuttusu vardı. Metalden yapılma bu kutuda, aile evrakı
saklanır; yangın vukuunda kaçarken fırsat varsa yalnızca bu kutu alınırdı. Aile
arşivinde çok enteresan eşyalar da bulunabilir. Bir ahbabımın evinde gördüğüm
dedelerinden kalma bakır sahanın altında, sahanın ilk sahibinin ve babasının
ismi ile beraber sahanın alındığı tarih hakkedilmişti. [Eskiden çalınıp kaybolmasına
mâni olmak için bakır kaplarda sahibinin mührü bulunurdu.] Ülkemizde bilhassa
son zamanlarda yaşanan harb, göç, âfet vs. hâdiseler sebebiyle pek çok ailenin
arşivi olmadığı gibi, olanlar da pek istifade edilebilir durumda değildir.
Soyuna dair bilgiler toplamak isteyenlerin müracaat edeceği mühim
bir kaynak da mezartaşlarıdır. eski mezar taşları, aile büyüklerinin isimleri,
vefat tarihleri, meslek ve meşrebleri hakkında bilgi verebilir. Bunun için
Osmanlıcanın farklı yazı stillerini okuyabilmek ve mezarlıklar arasında bazen
saatlerce, hatta günlerce dolaşmak icab edebilir. Çünki tabiatiyle bu eski
mezarlıkların kayıtları tutulmuş değildir. Bir milletin hâfızası ve bir vatanın
tapu senedleri mesabesindeki mezarlıklar bakımından maalesef ülkemiz hiç iyi
durumda değildir. 1930'lu yıllarda bir asrî mezarlık furyası başlamış;
Anadolu'nun hemen her yerinde çoğu şehrin içinde kalan eski mezarlıklar
kaldırılarak buraları şehir parkı yapılmış veya üzerine bina inşa edilmiştir.
Mezarların bir kısmı aileleri tarafından nakledilebilmişse de çoğu
nakledilemeden kalmış, bu mezarların taşları da ya toprağa gömülmüş, ya
kanalizasyon ve kaldırım taşı olarak kullanılmış, ya da mezarcılar tarafından
sökülerek kazınmış ve yeni taş olarak satılmıştır. Bu söylediklerimiz şehir ve
kasaba mezarlıkları içindir. Köylerde ise ekseriya mezarların başında taş bile
yoktur.
Bildiğim kadarıyla dünyada soyadı almanın kanunen mecburî olduğu
tek ülke biziz. Avrupa ve diğer ülkelerde soyadı çok yaygın ise de mecburî
değildir. Hele asillerin soyadı yoktur. Hanedanlarının veya ünvanlarının câri
olduğu yerin ismiyle anılırlar. Osmanlı Devleti zamanında her ailenin bir
lâkabı vardı. Ancak bu tatbikat resmî olmadığı için soyadı yerine geçmezdi.
Maamafih nüfus sicillerinde bu lâkaplar zikredilmiştir. Resmî kayıtlar
umumiyetle baba ve gerekirse dedelerin ismiyle, bazen de şahsın memleketi
yazılarak tutulurdu. 1934 tarihinde soyadı kanunu çıkarılarak herkesin soyadı
alması mecburiyeti getirilmiştir. Ancak soyadı seçme keyfiyeti şahısların
tercihine bırakılmıştır. Bu sebeple aynı aileden gelenler, hatta birkaç
kardeşin her birinin farklı soyadı olabilmiştir. Ayrıca eski lakapların soyadı
alınmasına da umumiyetle engel olunmuştur. Çoğu yerde soyadını şahıslar
almamış; mülkî makamlar tarafından hiçbir esasa dayanmadan rastgele soyadları
verilmiştir. Bu sebeple Türkiye'de soyadları, aile tarihi hakkında hiçbir fikir
veremez. Ancak çok az sayıda uyanık kişiler, ailelerinin tarihini hatırlatacak
şekilde meslek, köy isimlerini veya atalarından birinin ismini soyadı olarak
almıştır. Keçeci, Pazarcık, Hacıalioğlu gibi.
Şecere ağaç demektir. Aslında neseb şeceresi demek lâzım, ama
kısaca şecere deniyor. Şecerenâme de denir. Soyağacı bunun yeni türkçesidir.
Aile soyuna mensup kimselerin adları ağaç şeklinde gösterildiği için bu adı
almıştır. Aslında her nesil bir öncekinin dalı, meyvesi sayılıyor. Bu bakımdan
ağaç güzel bir benzetmedir.
Şecere hazırlamada iki usul vardır. Bunlardan birincisi şema
usulüdür. İkincisi nüfus sicili benzeri usuldür.
Bunlardan birincisinde en eski dedenin ismi yazılıyor. Altına
çizilen çizgiye ok halinde aşağıya doğru çocuklarının ismi yazılıyor. Her ismin
altına çocukları aynı doğru üzerinden çıkan oklarla gösteriliyor. Amerikan
usulünde ise en eski dedenin ismi yazılıyor ve buna bir numara veriliyor.
Altına bütün çocukları yazılıyor ve hepsine birer numara veriliyor; ancak bu
numaranın ilk rakamı babalarının numarasıyla aynı oluyor. Evlilikler küçük harf
ile gösteriliyor. Böylece aşağıya doğru nesiller yazılıyor. Misal olarak: Dip
dedenin adı Ahmed; Ahmed'in ikinci evliliğinden olan ikinci çocuğu Ali; Ali'nin
dördüncü çocuğu Mehmed; Mehmed'in de ilk çocuğu Hasan olsun. Şecerede Hasan'ın
isminin başında, 1.b. 2.4.1 bulunacaktır. Her şahsın doğum, evlilik, boşanma ve
ölüm tarihi, varsa lakabı, eşinin/eşlerinin ismi, eşinin anne ve babasının ismi
de yazılır. Kız çocuklarının çocuklarını gösterip göstermemek isteğe bağlıdır.
Çünki ilm-i neseb (jenealoji) kâidelerine göre artık bu başka bir aile sayılır.
1.Bahçeli Kahramanzade Ahmed Ağa 1875-1929
1.a.Güzelköylü Hacıağazade Ayşe Edibe (Veli ve Hadice) 1878-1899,
ev.1898
1.b.Bahçeli Körkamiloğullarından Behiye (M. Emin ve Hasene)
1885-1960, ev.1899
1.c.Bahçeli Tepecikgilden Neriman (Yusuf ve Kerime) 1899-1972, ev. 1919
1.a.1.Mehmed 1899-1899
1.b.1.Fatıma 1902-1980
1.1.a.İstanbullu Ömer Çiftçioğlu (Hüseyn ve Güzide) 1895-1946,
ev.1919
1.b.2.Ali Kahraman1906-1973
1.b.2.a.İstanbullu Nuriye (Tahir ve Gülsüm) 1914-1990, ev.1933
1.b.3. Ömer Kahraman
1910-1963
1.b.3.a.Adanalı Nevin
Öztürk (Süleyman ve İffet) 1914- , ev. 1935, boş. 1945
1.b.2.1.Sâkine 1934-1934
1.b.2.2.Nefise 1937-1938
1.b.2.3.Lütfiye 1940-1941
1.b.2.4.Mehmed Kahraman 1943-
1.b.2.4.a.Hediye Toprak (Mehmed Ali ve Ayşe) 1947- , ev.1969
1.b.2.4.1.Hasan Kahraman 1970-
1.b.2.4.1.a.Nurhayat Demir (Osman Nuri ve Münevver) 1974- ,
ev.1995
1.b.2.4.1.a.1.Turan Kahraman 1996-
1.b.2.4.2.Hüseyin Kahraman 1972-
1.b.2.4.2.a.Leman Özturan (Orhan ve Jale) 1978- , ev. 2000
1.b.2.4.2.a.1.Merve Kahraman 2002-
Şecerelerde 1934 yılını idrak eden ve soyadı alan kimselerin
soyadı da gösterilebilir. Vâkıa umumiyetle aynı ailenin mensupları aynı
soyadını taşıyacağından, şecerede sadece isimleri göstermek de kâfidir.
Şecerede herkesin ismi, varsa lâkabı, doğum ve ölüm tarihi
yazılmalıdır. Bundan sonra altına = işareti konulduktan sonra evlendiği kimse
ve bu kimseyle ilgili bilgiler, aile adı, baba adı, doğum ve ölüm tarihleri,
başka memleketten ise memleketi, boşanma olduysa tarihi, varsa lakabı ve varsa
akrabalığı yazılmalıdır. Eğer eş aynı aileden ise aile ismini yazmaya gerek
yoktur; amcazadesi sözü bunu ifade edecektir. Doğum ve ölüm tarihlerinde şüphe
varsa yanına soru işareti konulmalıdır. Birden çok evlilik bahis mevzuu ise =
işaretini alt alta mükerreren kullanarak bu evlilikler gösterilmelidir. Çocuğu
olmayan kimselerin isminin altına çizgi çizilir; bu, bilâveled (çocuksuz)
olduğunu gösterir. Doğan çocukların hangi evlilikten olduğu ise yine okların o
eşin başında bulunan işaretin yanından başlamasından anlaşılır. Eğer evlâd-ı
manevî varsa bunun gösterilmesi mecburî değildir; ancak gösterilmişse muhakkak
isminin altına bu husus yazılmalıdır.
